|
Baş Editör: Prof. Dr. Şule Oktay sule.oktay@kappa-crt.com.tr |
Teknik Editör: Doç. Dr. Zafer Güney zguney@gazi.edu.tr |
Bilimsel Editör: Doç. Dr. Ahmet Akıcı ahakici@yahoo.com |
İdari Editör: Uzm. Dr. Ümit Uğurlu umitugurlu@gmail.com |

TIP ETİĞİ UZMANI GÖZÜYLE TÜRKİYE’DEKİ İLAÇ ARAŞTIRMALARININ DEĞERLENDİRİLME SÜRECİ: DİNAMİK BİR BAKIŞ AÇISI İÇİN ELEŞTİRİLER VE ÖNERİLER
Dr. Tolga Güven
Giriş
Türkiye’de ilaç araştırmalarının etik açıdan değerlendirilmesine ilişkin somut
süreç, 1993 yılında yayınlanan İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik ve 1995
tarihli “İyi Klinik Uygulamaları Kılavuzu” ile başlamıştır. Sağlık Bakanlığı
tarafından yayınlanan bu metinlerin öncesindeki dönemde ise, bu alanda gerek
akademik çevrelerde, gerekse toplumun genelinde konuya ilişkin bilgi birikimi ve
duyarlılığın oldukça sınırlı düzeyde olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, ilaç
araştırmalarının etik ve yasal açıdan denetlenmesi için bazı prosedürlerin
izlenmesini öngören bu metinler, Türkiye’de ilaç araştırmalarının etik açıdan
değerlendirilme sürecinin başlamasına da temel teşkil etmiştir. Ancak,
kaçınılmaz olarak bu değerlendirme “prosedürel” bir anlayış doğrultusunda
şekillenmiş, etik kurullar da çalışma protokollerinin ilgili yasal metinlere
uygunluğunu denetleyen merciler olarak algılanmaya başlanmıştır. Diğer taraftan,
bu tablonun sorumlusu yasal düzenlemeler değildir; adı geçen yasal metinler daha
önceden spesifik bir düzenleme ile ele alınmamış bir alandaki hukuki boşluğu
doldurmuş ve denetim sağlanmasına öncülük etmiştir ve konuya ilişkin yeni
düzenleme de aynı nedenle önem taşımaktadır. Etik değerlendirmedeki sorunun
temeli, konuyla doğrudan ilgili olan ve sorumluluğu bulunan çevrelerde
“yönetmeliğe uygunluk” açısından yapılan değerlendirmenin aynı zamanda “etik
açısından uygunluğu” sağladığının da varsayılmasıdır. Yasalara uygunluk,
istisnasız her durumda aranması gereken bir şarttır ve uyulması gereken asgari
standartları belirleyen bir çerçeve olarak anlaşılmalıdır. Ancak, sağlık
bilimlerinde araştırma etiğinin kendine has yöntemleri ve değerlendirme
süreçleri doğrultusunda dikkat edilmesi gereken farklı başka pek çok nokta
vardır ve etik değerlendirmesinde bunlar da dikkate alınmak zorundadır.
“Prosedürel” yaklaşımın uzantısı olarak değerlendirilebilecek bir diğer sorun,
etik kurulunun değerlendirmesinin ve onayının alınmasının tek başına etiğe
uygunluğu sağlamada yeterli bir süreç olarak görülmesidir. Gerçekte ise, etiğe
uygun araştırma yapma kaygısını – yasalara ve prosedürlere uygun olma
kaygısından bağımsız olarak – öncelikle araştırmacının kendisi taşımalı ve bunu
araştırma tasarımından başlayıp yayınlanma evresinde ve sonrasındaki süreçte de
devam ettirmelidir. Etik kurulların yaptığı değerlendirme ve (çoğu zaman) sadece
araştırmanın protokolü üzerinden ve araştırmanın gerçekleştirilmesinden önce
verdiği onayın belgelenmesi, etiğe uygunluğu sağlayan basamaklardan sadece
biridir ve tek başına yeterli değildir.
Tüm bu nedenlerden dolayı, etiğe uygunluk değerlendirmesi için daha dinamik ve
bütüncül bir anlayışın benimsenmesi önemlidir. Aralarında felsefenin ve hukukun
da yer aldığı pek çok farklı disiplinden beslenen - bu nedenle de
disiplinler arası bir alan olarak tanımlanan - biyomedikal etik sahasındaki son
20-30 yıllık literatürde, bu tip bir değerlendirme için kullanılabilecek çok
sayıda öneri ve karar verme mekanizması mevcuttur. Bu yazıda, biyomedikal etik
literatüründe gönüllüler ile yapılan ilaç araştırmalarının etik açısından
değerlendirilmesinde temel alınabilecek bazı kavramlara yer verilmiş ve bu
doğrultuda Türkiye’deki konuyla ilgili sorunların eleştirel bir biçimde
sorgulanması amaçlanmıştır. Ayrıca, araştırmacılar ve etik kurulların
kullanabileceği bir “etiğe uygunluk değerlendirmesi” çerçevesinin oluşturulması
için önerilere de yer verilmiştir.
Biyomedikal etiğin ilkeleri ve ilkecilik
Biyomedikal etik alanında ilkecilik, birkaç temel ilke (ya da prensip)
doğrultusunda şekillenen düşünce sistemlerini ifade etmek için kullanılmaktadır.
Biyomedikal etik alanında bu konuya ilişkin en önemli deneyim, Belmont Raporu
olarak da bilinen belgenin hazırlanması sırasında yaşanmıştır. Bu raporda insan
gönüllüler ile yapılacak araştırmalarda 3 ilke (özerkliğe saygı, yararlılık ve
adalet) kullanılması önerilmiştir. Belmont Raporu sürecindeki bu deneyimden
faydalanan Tom Beauchamp ve James Childress ise, yayınladıkları “Biyomedikal
Etiğin İlkeleri” (Principles of Bioemedical Ethics) isimli eserlerinde Belmont
Raporu ilkelerine zarar vermeme/kötülük yapmama (non-maleficence) ilkesini de
eklemiş ve yaklaşımlarını 4 temel ilke üzerine yapılandırmışlardır .
Yayınlandığı ilk tarihten bu yana biyomedikal etiğin belki de en çok başvurulan
kaynağı haline gelen bu eser, yazarlar tarafından sürekli olarak yenilenmekte ve
böylece biyomedikal etik alanındaki sorunların değerlendirilebileceği dinamik ve
sistemli bir bakış açısı sunulmaktadır.
İlkecilik, biyomedikal etikteki tek bakış açısı değildir; ayrıca, ilkeciliğin
eleştiriye açık noktaları da bulunmaktadır. Diğer taraftan ilkecilik, etik
değerlendirme sürecinde tutarlı ve kapsamlı bir değerlendirme yapılmasına olanak
veren ve çok kullanılan bir yöntemdir. Bu nedenle, bu ilkelerin ilaç
araştırmaları açısından dikkate alınması gereken boyutlarının tartışılması,
Türkiye’deki etik değerlendirme süreçlerinde araştırmacıların ve etik kurulların
çalışmalarına önemli katkı sağlayabilir.
Özerkliğe saygı ilkesi çerçevesinde değerlendirmede dikkate alınması
gerekenler
Özerkliğe saygı ilkesinin en önemli felsefi temellerinden biri, kişilerin
kendilerini yönetebilme ya da kendilerini hakkında karar verme/kendi kaderini
tayin edebilme becerileri olmasıdır. Bu nedenle, özerkliğe saygı ilkesi,
kişilerin kararlarına saygı duyulmasını gerektirir.
Biyomedikal etikte ve dolayısıyla ilaç araştırmalarının etik açısından
değerlendirilmesi sürecinde bu ilkenin en önemli katkısı, araştırmaların
potansiyel katılımcılarının/gönüllülerin kendi kararlarına saygı gösterilmesi
için gerekli önlemlerin alınmasının bir zorunluluk haline getirilmesi olmuştur.
Bir başka deyişle, bireylerin gönüllü olarak ve kendi iradeleri doğrultusunda
verdikleri kararlar bağlayıcıdır ve saygı gösterilmesi gerekir. Bireyin
çalışmaya katılmayı reddetmesi halinde, toplumun geri kalanının fayda görmesi
veya bilimsel katkı sağlanması gerekçesiyle kişi zorla çalışmaya dahil edilemez.
Bu yaklaşım, bugün insan gönüllüler ile yapılan araştırmaların en önemli
şartlarından biri olarak “aydınlatılmış onam” ya da “bilgilendirilmiş olur”
öğretileri çerçevesinde benimsenmiştir.
Diğer taraftan, aydınlatılmış onam kavramı gerçekte sadece araştırmalar için
geçerli bir süreç değildir. Aydınlatılmış onam öğretisi, sağlık çalışanı-hasta
ilişkisinden de temel alan bir kavramdır ve özellikle de invazif yapıdaki tanı
ve tedavi amaçlı girişimlerin ardından hastaların yaşadığı sorunlar nedeniyle
sağlık çalışanlarına açılan davalarda alınan kararlar sonucunda ortaya çıkmış
bir hukuk ve etik öğretisidir. Dolayısıyla, aydınlatılmış onam öğretisi klinikte
yürütülen sağlık hizmetleri için de önem taşır ve yükümlülükler tanımlar . Yakın
zamana değin bu durum, Türkiye’de tıp etiği çalışılan akademik çevreler
dışındaki kişiler tarafından üzerinde pek de üzerinde durulmayan ve muhtemelen
yeterince anlaşılamayan bir sorundu. Sağlık çalışanlarının aydınlatılmış onam
kavramına ve tanımladığı hukuki yükümlülüklerin kaynağına ilişkin yanılgıları
olması da, (örneğin, bu kavramın yeni Ceza Yasası ile getirildiğinin sanılması
vb. gibi) bu durumun bir göstergesidir. Gerçekte ise, Türkiye’de 1928 yılında
çıkan ve halen de geçerli olan 1219 sayılı yasanın 70. maddesinde “muvafakat
alma” yükümlülüğü tanımlanmıştır ve büyük cerrahi girişimler için yazılı olma
şartı getirilmiştir . Bir başka deyişle, hukuki açıdan aydınlatılmış onam
Türkiye’de 80 yıldır sağlık hizmetinde tanımlanmış bir ödevdir; ancak bu konuda
gereken duyarlılığın sergilendiğini söylemek güçtür. Türkiye’de konu ile ilgili
yapılmış bir çalışmada da bu alanda ciddi sorunlar olduğu bildirilmiştir .
Türkiye’deki aydınlatılmış onama ilişkin bu sorunların temel nedeni, tıp etiği
literatüründe “paternalizm” (babacı tavır) olarak bilinen zihniyetin -başka pek
çok ülke gibi- Türkiye’de de yaygın olmasıdır. Hipokratik tıp ekolünden bu yana
hekim-hasta ilişkisinde baskın olduğu bilinen bu yaklaşımda, sağlık çalışanı
kendisini “baba” rolünde, hastasını ise kendi başına karar alamayan ve korunmaya
muhtaç “çocuk” konumunda düşünür. Bu nedenle, tıpkı çocukları adına onlardan
daha iyi karar alabileceğini düşünen bir baba gibi, sağlık çalışanı da karar
verme sürecinde kendisini tek karar verici olarak düşünür ve hastasını karar
verme süreci içerisine dahil etmez. Bu doğrultuda, paternalist ekol hekime geniş
yetkiler tanır; örneğin, hastaya hangi bilgilerin verilmesi ve hangilerin
verilmemesi gerektiğine dair değerlendirme, sadece hekime bırakılır ve hekim
uygun bulmadığı bilgileri –hastasına zarar verebileceği gerekçesiyle-
hastasından saklayabilir. Otoriter bir hekim figürünü de desteklediği
düşünülebilecek olan bu yaklaşım, tıp etiği literatüründe “tedavi ayrıcalığı” (therapeutic
privilege) olarak da bilinir . Tedavi ayrıcalığı kavramının geniş bir kapsamda
tanımlanması, hastanın karar verebilmesi için uygun şekilde bilgilendirilmesi
gerektiğini öngören aydınlatılmış onam öğretisi ile açıkça çelişmesine karşın,
Türkiye’de sağlık alanına ilişkin en önemli düzenlemelerden ikisinde (Tıbbi
Deontoloji Tüzüğü madde 14, paragraf 2 ve Hasta Hakları Yönetmeliği Madde 19) bu
yaklaşıma yer verilmiştir. Bu durum, Türkiye’deki sağlık çalışanı-hasta
ilişkisinde paternalist yaklaşımın yasal düzenlemeleri etkileyecek kadar güçlü
olduğunu da düşündürmektedir.
Özerklik ilkesinin ve beraberinde aydınlatılmış onam öğretisinin gündeme
gelmesi, paternalist ilişki modelinin hakimiyetini – özellikle de Kuzey Amerika
kıtasında – büyük ölçüde sonlandırmıştır. Bugün tıp etiğinde yaygın kabul gören
anlayış, hasta bireyin önerilen tıbbi girişimin kendisini nasıl etkileyeceğini
kendi değerleri doğrultusunda değerlendirmesi ve bu doğrultuda karar vermesini
öngörmektedir; kişinin kendi dünyasına ilişkin bu değerlendirmeyi sağlık
çalışanı yapamaz.
Diğer taraftan, yukarda belirtildiği üzere Türkiye’deki hekim-hasta ilişkisinde paternalist model yaygın biçimde benimsenmiş olup , bu sorun klinik ilaç
araştırmaları açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü, Türkiye’deki ilaç
araştırmalarını gerçekleştiren araştırmacıların -ve bu araştırmaları
değerlendiren etik kurul üyelerinin pek çoğu- aynı zamanda sağlık çalışanı
konumunda olan hekimler ve diğer sağlık hizmeti mensuplarıdır. Bu kişilerin
paternalist yaklaşımdan etkilenmiş olma ihtimali yüksektir ve bu zihniyeti
araştırmacı/değerlendirici rolüne geçtikleri anda terk edebileceklerini
beklemek, gerçekçi olmayabilir. Nitekim, kimi bilgileri öğrenmeleri halinde
“hastaların araştırmaya izin vermeyeceği” gibi endişeler Türkiye’de
araştırmacılar tarafından dile getirilebilmektedir. Ancak, klinisyen için son
derece doğal olarak algılanabilecek bu endişe, etik açıdan değerlendirildiğinde
kaygı vericidir ve özerkliğe saygı ilkesinin gereklerinin kavranmadığını
gösterir. Karar verici konumunda olmak, gönüllülerin en temel haklarından
birisidir ve bilgi vermenin temel amacı budur. Eğer bilgi manipüle edilir
ve/veya potansiyel gönüllünün kararını etkileyecek şekilde düzenlenirse, kişinin
vereceği onam geçerli kabul edilemez. Bu nedenle, bu durum gerek araştırmacılar,
gerekse etik kurul üyeleri tarafından özerklik ilkesine ilişkin etik
değerlendirmesi sürecinde dikkate alınması gereken en temel noktalardan biridir.
(Aralık 2008’de yayımlanan Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik’te sağlık
mensubu olmayan bir üye ve hukukçu üyenin etik kurullarda görev yapacak olması
başka avantajlarının yanında, özerklik ilkesinin yerleşmesine ve dolayısıyla
geleneksel paternalist yaklaşımın değişmesine de katkı sunabilmesi bakımından
son derece önemlidir).
Özerkliğe saygı ilkesinin temelinde “kendi kararını verebilen” birey kavramı
bulunduğu unutulmamalıdır. Bu gibi bireylerin söz konusu olmadığı durumlarda
(ör: küçük çocuklar, bazı psikiyatrik hastalar vb.) gönüllülerin adına bir
vekilin/yasal temsilcinin karar verici olması gündeme gelmektedir. Bu nedenle,
etik kurullar bu gibi durumlarda riskleri dikkatle değerlendirmeli,
araştırmacılar da temsilci ile çalışmaya alınması planlanan birey arasında çıkar
çatışması olmamasına dikkat etmelidir.
Karar verme becerisinin bulunmadığı/zarar gördüğü durumlara ek olarak, kişilerin
gönüllüğünün etkilenebileceği olası durumlarda dikkate alınmalıdır; gönüllük
unsuru olmaksızın aydınlatılmış onam alınması mümkün değildir. Biyomedikal etik
literatüründe bu gibi gönüllü grupları için “incinebilir/örselenebilir
katılımcılar” (vulnerable subjects) terimi de kullanılmaktadır . Gönüllülüğün
sağlanması güç veya olanaksız olabilecek bireylerde (ör: askerler, mahkumlar
vb.) çalışma yapılması etik açısından ciddi sorunlar yaratabilir. Bu gibi
gruplarda çalışma yapılmasının bilimsel gerekçeleri titizlikle sorgulanmalı ve
mutlaka çalışma öncesinde/ sırasında da gönüllüğü denetleyen mekanizmalar
bulunmalıdır. Bu gibi önlemlerin alınamayacağı ortamlarda çalışma yapılmasının
etik açıdan onaylanması mümkün olmayabilir. (Yeni yönetmelikte bu konuya
ayrıntılarıyla değinen bir bölümün olması, son derece isabetlidir).
Değinilen bu noktalara ek olarak, aydınlatılmış onamın tek bir zaman noktasında
gerçekleşen bir “bilgilendirme ve imza alma” prosedürü olmadığının da
vurgulanması gerekir. Örneğin, çalışma sırasında ortaya çıkan bilgiler
doğrultusunda gönüllülere verilen bilgilerin güncellenmesi gerekebilir, kişiler
de bu doğrultuda kararlarını değiştirebilir ve çalışmadan ayrılmayı
isteyebilirler. Ancak, Türkiye’deki etik kurullarının aydınlatılmış onama
ilişkin değerlendirmeleri çoğu zaman aydınlatılmış onam formunun içeriğinin
değerlendirilmesinden ibaret olmaktadır. Diğer merciler (ör: monitör firmalar)
tarafından aydınlatılmış onam formlarının imzalanıp imzalanmadığına ilişkin bazı
denetimler gerçekleşmekteyse de, bunlar prosedürel bir yapıda olduğundan
sağladıkları fayda kısıtlı kalmaktadır. İdeal olarak, aydınlatılmış onam
sürecinin değerlendirilmesi için araştırmadaki gönüllülere verilen bilgi
miktarı, bilgilerin anlaşılması ve bireylerin gönüllülüğü gibi önemli noktaların
sorgulanması gerekir. Türkiye’deki ilaç araştırmalarındaki bu detayların
gerçekte ne kadar etiğe uygun biçimde gerçekleştirildiğine dair bilgi yoktur; bu
nedenle bu alanda çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Yararlılık ve kötülük yapmama/zarar vermeme ilkeleri
Temelde gönüllünün kendi kararını verebilmesine odaklanan özerkliğe saygı
ilkesinin aksine, yararlılık ve kötülük yapmama/zarar vermeme ilkeleri öncelikle
araştırmacı için ve ayrıca etik kurulunun değerlendirmelerinde de büyük önem
taşır. Sağlık bilimlerindeki diğer tüm araştırmalarda olduğu gibi ilaç
araştırmalarını da etiğe uygun hale getiren temel şartlardan biri, çalışmanın
toplumsal ve bilimsel fayda sağlayacak veriler elde edilmesine olanak
vermesidir. Araştırmanın tasarımı itibariyle içerdiği olası riskler de bu
doğrultuda değerlendirilir; çalışmanın sağlamayı öngördüğü yarar, risklerden
daha ağır basıyor olmalıdır. Bu nedenle; toplumsal ve bilimsel fayda sağlama
amacı taşımayan veya sağlayabileceği faydaya kıyasla orantısız biçimde yüksek
risk içeren araştırmalar, araştırmacılar tarafından tasarlanmamalı ve/veya bu
gibi çalışmalara katılma teklifleri araştırmacılar tarafından kabul
edilmemelidir. Bu gibi çalışmaların tasarlanmaları ve etik kurula sunulmaları
durumunda ise, çalışma etik kurulu tarafından onaylanmamalı ve gerekli
değişiklik önerileri doğrultusunda yeniden değerlendirilmeli veya
reddedilmelidir. Çalışmaya katılması teklif edilen gönüllülerin yapacağı kişisel
yarar ve zarar değerlendirmesi ise, ancak araştırmacı ve etik kurul
basamaklarında onaylanan bir çalışma için anlam taşır. Bir başka deyişle, etik
açıdan uygun şekilde gerekçelendirilemeyen riskler içeren bir çalışma, sadece
gönüllülerin olurunun alınmasıyla etiğe uygun hale gelemeyecektir.
Türkiye’deki etik kurulların değerlendirmelerinde olası risk ve faydaların
değerlendirilmesi konusunda belli ölçüde bir duyarlılık olduğu söylenebilir.
Diğer taraftan, tıp etiği literatüründe önem verilen, ancak Türkiye’de daha az
gündeme gelen bazı kavramların yerleşmesi için daha fazla çaba sarf edilmesi de
gerekli gözükmektedir. Örneğin, risk/fayda değerlendirmelerinde etik kurulların
bileşiminin sorunlu olabileceğine işaret edilmektedir. Bunun nedeni, sadece
akademisyenlerden/sağlık hizmeti mensuplarından oluşan bir etik kurulun,
çalışmanın bilimsel faydasına odaklanma eğiliminde olması ve risk
değerlendirmesini ihmal edebilecekleri yönündeki kaygıdır . Bu nedenle, sağlık
bilimlerine mensup olmayan toplum kesimini de temsil eden en az bir üyenin etik
kurulların içerisinde görev alması gerekli görülmüştür. Türkiye’de konuya
ilişkin yeni düzenlemede de bu şart getirilmiştir, (Klinik Araştırmalar Hakkında
Yönetmelik, madde 10). Ancak 1993-2008 arasındaki 15 yıllık sürede bu konuda
yeterli duyarlılık gösterildiğini söylemek gerçekçi olmaz.
İlaç araştırmalarının yararlılık ve zarar vermeme ilkeleri doğrultusunda
değerlendirilmesi sırasında dikkate alınması gereken önemli bir diğer nokta,
“tedavi yanılgısı” (therapeutic misconception) kavramıdır . Tedavi yanılgısı,
ilaç araştırmalarının rutin sağlık hizmeti ile karıştırılması ve birincil olarak
katılımcılara fayda sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğinin düşünülmesidir. Bu
bir yanılgıdır, çünkü ilaç araştırmalarının tasarımı bireyselleştirilmiş hasta
bakımı ve kişiye özgün tedavi düzenlenmesine olanak vermez; bunun aksine,
belirli değişkenlerin kontrol altında tutulmasını ve bu doğrultuda hazırlanmış
bir protokol uyarınca tanımlanmış prosedürlere bağlı kalınmasını gerektirir.
Hasta bireyler çalışma sırasında terapötik fayda görebilir ya da görmeyebilir;
çalışmanın amacı bu süreci dokümante etmektir ve genel olarak tedavi hizmeti
sunulması amaçlanmaz. Ancak; tedavi yanılgısı yaşayan hastalar araştırma
sürecini bir tür tedavi hizmeti olarak algılayabilir ve araştırmanın birincil
olarak çalışmaya katılan bireylere tedavi hizmeti sunmayı değil, topluma faydalı
olacak bilgiler toplamayı hedeflediğini kavramamış olabilirler. Plasebo kolu
içeren randomize çalışmalarda ise, bu yanılgı daha da ciddi sonuçlara yol
açabilir ve gönüllülerin risk-fayda değerlendirmesi bütünüyle sorunlu olabilir.
Bu nedenle, bu tasarımın söz konusu olduğu çalışmalarda tedavi yanılgısının
önüne geçilmesi için çaba sarfedilmesi daha da önem kazanmaktadır.
Görülebileceği üzere, tedavi yanılgısı ciddi bir sorundur ve sadece yararlılık
ve zarar vermeme ilkeleri açısından değil, özerklik ilkesi açısından da dikkate
alınması gereken bir kavramdır. Çünkü; tedavi yanılgısının önüne
geçilebilmesinin başlıca yolu, araştırmanın doğası ve tasarımı konusunda
gönüllülerin yeterli ve anlaşılır biçimde bilgilendirilmesidir. Bir başka
deyişle, aydınlatılmış onam süreci ne kadar duyarlı ve eksiksiz yürütülürse,
tedavi yanılgısına düşülmesi olasılığı da o derece az olacaktır. Diğer taraftan,
araştırmaların doğasına ilişkin bu yanılgı, araştırmacıları ve etik kurulunun
üyelerini de etkileyebilir; bu nedenle tedavi yanılgısı sadece gönüllülere has
bir kavrayış sorunu olarak da düşünülmemelidir. Gerçekte, tedavi yanılgısına
ilişkin sorunların giderilebilmesi için pek çok köklü değişikliğe ihtiyaç
bulunmaktadır. Tedavi hizmeti ile araştırmalar arasındaki ilişkiyi ortaya koyan
bir yaklaşımın gereğine dikkat çekilmektedir . Bu nedenle, yeni yayınlanan
Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik kapsamında “tedavi amaçlı deneme”
kavramının (madde 4, paragraf v) ayrı bir kategori olarak tanımlanmış olması,
oldukça olumlu bir gelişmedir. Aynı düzenlemedeki madde 5 paragraf- a’da yer
verilen “bilimsel faydalar ve kamu menfaati” ifadeleri ile de araştırmaların
amacı doğru bir biçimde tanımlanmakta olup, bu tanım da tedavi yanılgısının
önüne geçilmesine yardımcı olacak bir diğer olumlu gelişme olarak
değerlendirilebilir.
Adalet
ilkesi
Tıp etiğinde adalet ilkesi altında ele alınan konular, genellikle “dağıtıcı
adalet” (distributory justice) kavramı ile ilişkilidir ve sağlık hizmetindeki
kaynakların adil dağılımına ilişkin sorunlar bu ilke altında incelenir.
Araştırmalar bazında ele alındığında ise bu ilkenin getirdiği başlıca
yükümlülüklerden birisi, araştırmalara ilişkin masrafların gönüllülere
yüklenmemesi ve bu masrafların uygun şekilde karşılanmasının sağlanmasıdır.
Ayrıca, gönüllülerin çalışma sırasında görebilecekleri zararlara karşı
sigortalanmaları da yine adalet ilkesinin uzantısı olarak düşünülebilecek bir
diğer yükümlülüktür; çünkü, gönüllüler bu çalışmalara katılarak topluma ve
bilime sağlanabilecek olası faydalar için bazı riskleri göze almaktadır.
Kişisel gözlem ve deneyimim, Türkiye’deki etik kurullarının araştırma
değerlendirmelerinde bütçe ve sigortalama konusuna önem verildiğini
göstermektedir; bu konular ilgili yasal metinlerde de düzenlenmiştir. Diğer
taraftan, adalet ilkesinin içeriği gerçekte çok daha kapsamlıdır. Bu nedenle,
ilkenin uygun biçimde yorumlanması için “prosedürlere uygunluğun” kontrol
edilmesine odaklanan bakış açısının yeterli olmadığı bilinmelidir. Bu doğrultuda
dikkate alınması gereken en temel noktalardan biri, çalışmalarda gönüllüler için
söz konusu risklerin ve faydaların adil dağılımına dikkat edilmesidir.
Gönüllülerin seçiminde belli gruplara ağırlık verilmesi (ör: bilimsel gerekçesi
olmaksızın sadece belli bir cinsiyetten hastaların seçilmesi), ya da belli bir
hasta grubunun daha fazla riske maruz kalması gibi durumlar (ör: Tuskegee
çalışması vb.) sadece yararlılık/zarar vermeme ilkeleri açısından değil, adalet
ilkesi açısından da sorunludur. Ayrıca, toplum için fayda sağlamak amacıyla
bireylerin risk altında kaldığı çalışmaların olumlu ya da olumsuz tüm
sonuçlarının topluma dönmesi de, yine adalet ilkesinin bir gereğidir. Bu nedenle
de; çalışma sonuçlarının herhangi bir nedenle saklı tutulması ve kamuoyu ile
paylaşılmaması, adalet ilkesinin gereklilikleri ile çelişen bir uygulamadır.
Ek olarak, uygun bilimsel metodoloji kullanmadan yapılan çalışmalar da adalet
ilkesi açısından haklı çıkartılamaz; çünkü bu araştırmalar aynı zamanda kaynak
israfına ve insanların adil olmayan bir biçimde ve gereksiz biçimde riske
altında kalmasına neden olabilir . Bu nedenle, çalışmaların uygun bilimsel
metodoloji doğrultusunda planlanması ve yürütülmesi de öncelikle adalet ilkesi
açısından önem taşır ve etik değerlendirmesinde dikkate alınması gerekir.
Görüldüğü gibi, adalet ilkesinin kapsamı oldukça geniştir; ancak Türkiye’deki
etik kurullarının değerlendirmelerinde daha kısıtlı bir biçimde yorumlanıyor
olması olasıdır. Bu nedenle, gerek akademik çevrelerde gerekse kamuoyunda daha
ön plana çıkması ve daha detaylı tartışılması gereken bir ilke olduğu
düşünülebilir.
Sonuç ve Öneriler
Biyomedikal etiğin 4 ilkesi, araştırmacının ve etik kurulunun değerlendirmesinde
rehberlik sunabilecek kapsamlı bir sistemdir . Bu sistemin tüm detaylarıyla tek
bir yazıda özetlenmesi mümkün değildir; bu nedenle, sadece Türkiye’de daha az
tartışıldığı düşünülen kimi noktalara öncelik verilmiştir.
Etik değerlendirmesinin yasal çerçeveye uygunluktan farklı bir boyutta ele
alınması önemlidir. Yasalara uygunluk, bir “minimum gereksinim” olarak ele
alınabilir ve böylece yasalar ve etik arasında olası çatışmaların da önüne
geçilebilir. Ancak, etik değerlendirmenin keyfi yapıda ya da tutarlı olmayan
temellere dayanmasının önlenmesi gerekir; etik ilkeler gibi kapsamlı bir
sistemin kullanılması da bu sorunların önüne geçilmesine yardımcı olacaktır.
Ancak, önceden de değinildiği gibi, araştırmalardaki etik sorunların
önlenmesinde ideal çözüm, araştırmacıların öncelikle kendi etik
değerlendirmelerini yapabilecek bilgi birikimine ve duyarlılığa sahip
olmalarının sağlanmasıdır. Bu nedenle, tüm tıpta uzmanlık eğitimi programlarında
araştırma etiğine ilişkin sorunlara yer verilmesi önemlidir; çünkü geleceğin
uzman hekimleri aynı zamanda potansiyel birer araştırmacı konumundadır. Bu
doğrultuda, “araştırma etiği” olarak bilinen disiplinde Türkiye’de de daha
yaygın biçimde akademik tartışma ve üretim yapılması da önem taşımaktadır.
Türkiye’de tıp etiği uzmanlığı ve hekimler
Bu yazının kaleme alındığı sırada çıkan yeni düzenleme (Klinik Araştırmalar
Hakkında Yönetmelik), etik kurulların yapılandırılmasını yeniden düzenlediği
gibi, tıp etiği/deontolog uzmanının kurulda yer almasını da zorunlu hale
getirmiştir. Bu olumlu adım, tıp etiği uzmanının biyomedikal etik alanındaki
akademik bilgi birikimini diğer üyelerle paylaşacağı bir platforma da olanak
verebilir. Bu sayede, Türkiye’de etik kurul değerlendirmelerinin artık sadece
prosedürel odaklı bir süreçten ibaret olmaktan çıkacağı da umulabilir.
Biyomedikal etik, sosyal bilimler de dahil olmak üzere pek çok disiplinin
katkıda bulunduğu bir alandır. Bu nedenle dünyanın pek çok ülkesinde farklı
altyapılara sahip kişilerin -tıptaki uzmanlık alanlarının aksine- bu alanda
çalışması mümkün olmakta ve böylece son derece zengin bir akademik birikim
meydana gelmektedir. Yukarıda da değinildiği gibi, doğru kullanıldığında bu
akademik birikimin etik kurullarının değerlendirme sürecine de son derece olumlu
katkı yapması mümkündür.
Diğer taraftan, Tıpta Uzmanlık Sınavı yolu ile deontoloji anabilim dallarında
araştırma görevlisi olmak artık mümkün olmadığından, Türkiye’de tıp
doktorlarının bu alana ilgisi son dönemde oldukça azalmıştır. Bu durum kaygı
vericidir, çünkü insan gönüllüler ile yapılan araştırmalar konusunda hekim
kökenli etik uzmanlarının sağlayacağı katkıya da ihtiyaç bulunmaktadır. Ne yazık
ki, ilgili mercilerden bu sorunun giderilmesine ilişkin hiçbir çaba olmamıştır;
bu nedenle, tıp etiği alanında uzmanlık yapmış hekim sayısının azlığına ilişkin
sorun yakın gelecekte de devam edecek gözükmektedir.
KAYNAKLAR
-
Sulmasy D.P., Sugarman J.: The Many Methods of Medical Ethics (Or, Thirteen Ways of Looking at a Blackbird). Methods in Medical Ethics (eds) D.P. Sulmasy - J. Sugarman, Georgetown University Press, Washington D.C. 2001, s. 6
-
Ainslie D.C.: Principlism. Encyclopedia of Bioethics. (ed) S. Post. 3rd Edition. 2004 Macmillan Reference, USA, 2004, s. 2100
-
Beauchamp T.L.: Informed Consent. Medical Ethics (ed) R.M. Veatch, 2nd. edition., Jones and Bartlett Publishers, Inc., Washington D.C. 1997, s. 192-198
-
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun.
-
Türkiye’de aydınlatılmış onamın cerrahi hastalarında incelendiği ilk ve en kapsamlı çalışmalardan biri için bkz. Ersoy N : Cerrahi Tedavide Aydınlatılması ve Aydınlatılmış Onam (Rıza)’nın Alınması ile İlgili Etik Sorunlar. İst. 1991. (Yayınlanmamış doktora tezi).
-
Beauchamp T.L.: Informed Consent. Medical Ethics (ed) R.M. Veatch, 2nd. edition., Jones and Bartlett Publishers, Inc., Washington D.C. 1997, s. 203-204
-
Türkiye’deki hekim-hasta ilişkisinde paternalist modelin yaygınlığını ortaya koyan bir çalışma için bkz. Cirhinlioglu Z.: Sivas’ta Hekim-Hasta İlişkileri-II C.U. Sosyal Bilimler DergisiMayis 2001; 25 (1):49-79.
-
Beauchamp T.L.: Informed Consent. Medical Ethics (ed) R.M. Veatch, 2nd. edition., Jones and Bartlett Publishers, Inc., Washington D.C. 1997, s. 203-204
-
Levine R.J.: Research Ethics Committees. Encyclopedia of Bioethics. (ed) S. Post. 3rd Edition. 2004 Macmillan Reference, USA, 2004, s. 2315
-
Murphy T.F.: Case Studies in Biomedical Research Ethics. Massachussetts Institute of Technology, USA, 2004, s. 56
-
Brody H., Miller F.: The Clinican-Investigator: Unavodiable but Manageable Tension. Kennedy Institute of Ethics Journal. 2003, Vol. 13, No.4: 329-346
-
Emanuel E.J., Wendler D., Grady C.: What Makes Clinical Research Ethical ? JAMA. 2000;283:2701-2711
-
Eserin 5. baskısı yaklaşık 400 sayfalık bir metindir. Bkz: Beauchamp T.L., Childress J.F.:Principles of Biomedical Ethics. Oxford University Press Inc., 2001. 5th ed.
Eserin 6. baskısı ise 2008 yılında yayınlanmış olup, henüz hiç bir baskısı Türkçe’ye çevrilmemiştir.
Ekler:
| Türk Farmakoloji Derneği | Türk Farmakoloji Derneği - KFÇG | 1024*768 | IE 5+ |
